Cosmos: A Spacetime Odyssey

Anlam Ayrımı Bulunmuyor.

2016 yılında @postman tarafından açılan bu başlık 2 entry ile zenginleşti ve 4027 defa ziyaret edildi.

25 dakikada okunabilir.

Bölüm 1


Kozmos!

Var olan, var olmuş ve var olacakların bütünüdür.

Bir nesil önce, gök bilimci Carl Sagan, tam burada durarak yüz milyonlarca insanı müthiş bir maceraya sürükledi; bilim aracılığıyla evrenin keşfine. Şimdi yola devam etme zamanı. Bizi sonsuz küçükten sonsuza, zamanın başlangıcından uzak geleceğe taşıyacak bir geziye çıkacağız. Galaksileri, Güneşleri ve Dünyaları dolaşacak, uzay-zamandaki yer çekimi dalgalarında sörf yapacak,

ateşte ve buzda yaşayan canlılar görecek, ölümsüz yıldızların gezegenlerini gezecek, Güneşler kadar büyük atomlar ve atomlardan küçük evrenler keşfedeceğiz.

Kozmos aynı zamanda bizi de anlatan bir hikaye. Dünya'yı arşınlayan avcı ve toplayıcıların, yıldızlara varan öyküsü. Bu macerada kahraman çok. Bu yolculukta hayal gücümüz, rehberimiz olacak ama o da tek başına yeterli değil çünkü doğanın gerçekliği, akıl almaz ölçüde muhteşemdir. Bu macerayı, pek çok araştırmacı neslinin benimsediği, son derece basit kurallar mümkün kıldı;

deney ve gözlemlerle fikirleri sınamak, sınavı geçen fikirleri ilerletip, geçemeyenleri elemek, her koşulda delilleri takip etmek ve her şeyi sorgulamak. Bu şartları kabul ederseniz kozmos sizindir.

Şimdi benimle gelin.

Kozmosun en uç noktalarına uzanacaksak, kozmik adresimizi bilmeliyiz. Adresimizin ilk satırı Dünya. Bildiğimiz tek yuvamız olan Dünya'dan ayrılıp, kozmosun en uç noktalarına uzanacağız.

En yakın komşumuz Ay'da, ne gökyüzü, ne okyanus, ne de hayat vardır. Sadece kozmik darbelerin izleri görülür.

Yıldızımız, rüzgarların, dalgaların ve yeryüzündeki yaşamın güç kaynağıdır. Güneş, Güneş Sistemindeki gezegenleri çekimi sayesinde çevresinde tutar. Merkür bunlardan ilkidir.

Bulutlarla çevrili Venüs. Sera etkisi yüzünden bir nevi cehenneme dönmüştür.

Mars. Neredeyse Dünya ile aynı alanda karaya sahip bir gezegen. Mars ve Jüpiter'in yörüngelerinin arasındaki bir gök taşı kuşağı da Güneşin etrafında döner.

Dördü devasa, düzinelerce uydusuyla Jüpiter, başlı başına bir Güneş Sistemidir. Kütlesi, diğer tüm gezegenlerin toplamından fazladır. Jüpiter'in büyük kırmızı lekesi, yüzyıllardır devam eden, gezegenimizin 3 katı büyüklüğünde bir kasırgadır.

Güneş sistemimizin incisi Satürn, etrafında yavaş yavaş dönen sayısız kar topunun oluşturduğu halkalara sahiptir ve her kar topu birer küçük uydudur.

Eskiden bilinmeyen ancak teleskobun * icadından sonra keşfedilenler. Uranüs ve Neptün. En dıştaki gezegenler.

En dıştaki gezegenin ötesinde, on binlerce donmuş Dünya vardır. Plüton da onlardan biridir.

Yuvadan en uzağa gitmiş uzay aracımız Voyager-1. 1 milyar yıl sonrası için bir mesaj taşıyor. Kim olduğumuza, neler hissettiğimize ve yaptığımız müziklere dair.

Bu uçsuz bucaksız kozmik okyanusun açıldığı sayısız farklı Dünya, önümüzde uzanıyor. Buradan bakınca Güneş, sıradan bir yıldız gibi görünebilir ancak çekim gücü, Güneş sisteminin yaklaşık 5 milyar yıl önceki oluşumundan kalmış, 1 trilyon donmuş kuyruklu yıldız üzerinde hala etkilidir. Bu gruba Oort bulutu denir. Daha önce hiç kimse görmedi. Göremezdi de. Çünkü bu küçük dünyaların arasındaki en kısa mesafe, Dünya ile Satürn arasındaki mesafe kadar. Bu devasa kuyruklu yıldız bulutu, Güneş sistemini çevreliyor. Kozmik adresimizin ikinci satırı da bu.

Başka yıldızların gezegenlerini çok yakın zamandan beri tespit edebiliyoruz ancak çok sayıda gezegen olduğunu biliyoruz. Sayıları yıldızlardan fazla. Hemen hepsi Dünya'dan muhakkak çok farklıdır. Bildiğimiz haliyle yaşam bulunması da mümkün değil. Peki yaşam hakkında ne biliyoruz? Sadece tek bir yaşam biliyoruz. Dünya'dakini.

Bomboş uzayı görebiliyor musunuz? İnsan gözü, uzaydaki ışığın çok azını görebilir ama bilim bize, duyularımızın algılayamadıklarını görme fırsatı sunar. Kızılötesi, gece görüş gözlüğüyle görülebilen bir ışık türüdür. Karanlığa bir kızılötesi sensörü bırakalım. Başıboş bir gezegen. Güneşi olmayan bir dünya. İşte orada. Galaksimizde sayıları milyarlarca. Sonsuz karanlıkta sürükleniyorlar. Kimsesizler. Yıldız sistemlerinin kaotik doğumunda, anne yıldızlarından uzağa sürülmüşler. Başıboş gezegenlerin çekirdeği eriyip yüzeyi donmuş olabilir. Bu iki uç arasındaki bölgede sıvı halde su dahi bulunabilir. İçinde de bir şeyler yüzüyor olabilir. Kim bilir?

. Samanyolu'nun kızılötesi görünümü bu. Burada sadece parlak olanlar değil, her bir nokta birer yıldız. Kaç yıldız var? Kaç Dünya var? Canlı olmanın kaç yolu var? Bu resimde bizim yerimiz nedir?

Dışarı uzanan oradaki kolu görüyor musunuz? Bizim yaşadığımız yer orası. Merkeze 30 bin ışık yılı uzakta. Samanyolu Galaksisi kozmik adresimizin bir sonraki satırıydı. Şuan evimizden 100 bin ışık yılı uzaktayız. Var olan en hızlı şey, yani ışık, Dünya'dan bize 100 bin yılda ulaşabiliyor.

Spiral yapılı Andromeda Galaksisi komşu galaksimiz. Bu iki dev galaksiye ve birkaç küçük galaksiye yerel grup adı verilir. Buradan kendi galaksimizi bile bulamıyoruz. Başak Süper Kümesindeki binlerce galaksiden biri o da.

Bu ölçekte, en küçük noktalar dahil gördüğümüz her nesne birer galaksidir. Her bir galakside, milyarlarca Güneş ve sayısız Dünya vardır. Yine de Başak Süper Kümesinin tamamı dahi, evrenimizin çok küçük bir parçasını oluşturuyor.

İşte kozmosa dair bilebildiğimiz en geniş ölçek. Yüz milyarlarca galaksinin bulunduğu bir ağ ve kozmik adresimizin son satırı da bu. Şimdilik.

Gözlemlenebilen evren nedir peki? Bizler için, uzay-zamanda görebileceğimiz mesafenin bir sınırı vardır. Bu, kozmik ufkumuzdur. Bu ufkun ötesinde, evrenin fazla uzak olan kısımları bulunur. Evrenin 13.8 milyar yıllık tarihi, oradan bize ışık ulaşması için yeterli bir süre olmadı. Pek çoğumuz, gözlemlenebilir evrendeki dünyaların, yıldızların, galaksilerin ve kümelerin, sonsuz bir evren denizinde küçücük bir baloncuk olduğunu düşünüyoruz. Yani çoklu bir evrende, evren ardına evren, ucu bucağı olmayan dünyalar.

Kendinizi küçük mü hissettiniz? Eh kozmosu düşününce küçüğüz tabii. Bir toz tanesinin üzerinde yaşayan, akıl almaz bir enginlikte süzülen insancıklar olabiliriz ama küçük düşünmüyoruz. Bu kozmik perspektif, neredeyse yeni sayılır. Çok değil daha 400 yıl önce, minik Dünya'mız Kozmos'un geri kalanından bihaberdi. Teleskop yoktu. Evren, çıplak gözle görülebildiği kadardı. 1599'da, herkes Güneş'in, gezegenlerin ve yıldızların, Dünya'nın etrafında dönen, gökyüzündeki ışıklar olduğuna ve bizim için yaratılmış, küçük bir evrenin merkezinde olduğumuza inanıyordu.

Bu gezegende sonsuz büyüklükte bir kozmosu tahayyül edebilen bir tek adam vardı. Peki bu adam 1600 senesinde, yılbaşında ne yapıyordu? Ne yapsın... Hapisteydi tabii.

Hepimizin, hayatımızda evrenin merkezi olmadığımızı, çok daha büyük bir şeyin parçası olduğumuzu anladığımız bir an vardır. Büyümenin bir parçasıdır bu. Hepimizin başına geldiği gibi 16. yüzyılda medeniyetimizde de gerçekleşmeye başladı. Teleskoptan önceki, evrenin çıplak gözle görülebildiğinden ibaret olduğu bir Dünya'yı düşünün. Dünya'nın hareketsiz olduğu barizdi. Gökteki her şey de. Güneş, Ay, yıldızlar ve gezegenler bizim etrafımızda dönüyordu.

Sonra Polonyalı bir gök bilimci ve rahip olan Nicolaus Copernicus, radikal bir düşünce öne sürdü. Merkez Dünya değildi. O sadece gezegenlerden biriydi ve diğerleri gibi O da Güneş'in etrafında dönüyordu. Protestan reformcu Martin Luther dahil pek çoğu, bu fikri, Kitabı Mukaddes'e hakaret olarak yorumladı. Dehşete düşmüşlerdi ama başka birine nazaran Copernicus bile yeterince ileri gitmemişti. O kişinin adı Giordano Bruno idi ve doğuştan asiydi.

Bu sıkış tıkış küçük evrenden çıkmak istiyordu. Napoli'de genç bir Dominican rahibi olduğu zamanlarda bile uyumsuzdu. İtalya'da düşünce özgürlüğü olmayan bir dönemdi bu ama Bruno, Tanrının Eseri hakkında her türlü bilgiye açtı. Kilisenin yasakladığı kitapları okumaya cür'et etti ve sonunu getiren de bu oldu. Kitaplardan birinde, 1500 yıl önce ölmüş, Antik Romalı bir adam, çok daha büyük bir evreni fısıldadı ona. Bruno'nun bildiği Tanrı kadar sonsuz.

Lucretius, okuyucusundan, evrenin kıyısında durup bir ok atmasını hayal etmesini istemişti. Ok ilerlemeye devam ederse evrenin kıyısı olduğunu düşündüğümüz yerden ötesi de olduğu anlaşılacaktı ama ok ilerlemeye devam etmezse mesela bir duvara çarparsa o zaman o duvar da evrenin kıyısı olduğunu düşündüğümüz yerden ötede olacaktı. Bu sefer duvarın üstünde durup bir ok daha atarsanız, yine aynı iki ihtimal söz konusu olacaktı. Ok ya sonsuzluğa doğru yol alacak ya da üstünde durup yine ok atabileceğiniz bir sınıra çarpacaktı. Yani her halükarda evrenin sınırı bulunmuyordu. Kozmos sonsuz olmalıydı. Bunlar Bruno'ya gayet mantıklı geldi. Taptığı Tanrı da sonsuzdu neticede. Bu durumda yaratılış da bundan azı olamazdı. Ancak kilise daha fazla göz yummadı ve onu kapının önüne attı. En son düzenli işi bu oldu.

Daha sonra 30 yaşına geldiğinde, kaderini belirleyen bir imge gördü. Rüyasında yıldızlara sarılıp sarmalanmış bir Dünya'da uyandı. Bir an müthiş bir korkuya kapıldı. Kendine güvendi ve sonsuzluğa doğru kanat açıp uçtu. Herkesin görmeye çabaladıklarını ardında bıraktı ve bulunduğu yerde yukarı, aşağı, kenar veya merkez yoktu. Güneş gibi başka yıldızlar olduğunu gördü. Bizimki gibi dünyaları olan başka güneşler gördü. Bu enginliğe vakıf olmak aşık olmaya benziyordu.

Bruno, kendini bu işe adayıp sonsuzluk öğretisini Avrupa'da yaymaya başladı. Tanrıyı seven herkesin, yaradılışa dair bu daha yüce görüşü, doğal olarak benimseyeceğini varsayıyordu ama yanılıyordu. Memleketindeki Roma Katolik Kilisesi, İsviçre'deki Calvinistler * ve Almanya'daki Lutheristler * tarafından aforoz edildi. Bruno, İngiltere'de Oxford'da konuşma yapma davetini hemen kabul etti. "Nihayet" dedi. Dengi olan kişilerle vizyonunu paylaşabilecekti ancak düşündüğü gibi olmadı. Arif olan dersini alırdı ama Bruno, öyle biri değildi. Büyüleyici Kozmos imgesini kendine saklayamadı. Yaşadığı dünyada bunun cezası ne kadar vahşi, zalim ve sıra dışı olsa da.

Giordano Bruno'nun yaşadığı dönemde, kilise ve devlet işlerinin ayrılığı veya ifade özgürlüğünün, her bireyin kutsal hakkı olması gibi şeyler yoktu. Geleneksel inanca uymayan bir fikri dillendirmek, başınızı büyük belaya sokabilirdi. Bruno, ihtiyatsızca İtalya'ya geri döndü. Belki de memleketini özlemişti ama yine de oranın, Avrupa'da ayak basabileceği en tehlikeli yerlerden biri olduğunu bilmesi gerekirdi. Roma Katolik Kilisesinin engizisyon adı verilen bir mahkeme sistemi vardı ve yegane amacı, karşıt görüş dile getirenleri tespit edip onlara azap çektirmekti.

Bruno çok geçmeden düşünce polisinin eline düşecekti. Sonsuz bir evrene tapan bu avare, 8 yıl tecritte çürüdü. Dur durak bilmeyen sorgulamalara rağmen görüşlerinden vazgeçmeyi reddetti. Kilise, Bruno'ya eziyet etmek için neden bu kadar uğraşıyordu? Neden korkuyorlardı? Bruno haklıysa kutsal kitaplar ve kilisenin otoritesi sorgulanabilir hale gelebilirdi. Sonunda engizisyon kardinalleri hükmü verdi.

  • Peder
    Kutsal tesliseyi ve Hz. İsa'nın kutsallığını sorgulamaktan Tanrının gazabının sonsuz olmadığına ve herkesin kurtulacağına inanmaktan, başka dünyaların varlığını öne sürmekten suçlu bulundun.
  • Diz çök! Yazdığın bütün kitaplar toplanıp Aziz Petrus Meydanında yakılacak.
  • Giordano Bruno
    Kutsal peder! Tecritte geçirdiğim 8 yılda düşünmek için çok vakit buldum.
  • Peder
    Yani tövbe edecek misin?
  • Giordano Bruno
    Yaradana olan sevgi ve saygım sonsuz bir yaradılışa olan inancımı tazeliyor.
  • Peder
    Tövbe etmeyenlere uygun görülen cezanın uygulanması için Roma Valisi'ne teslim edileceksin.
  • Giordano Bruno
    Benim hükmü duymaktan korktuğumdan çok, siz onu vermekten korkar gibisiniz!


Bruno'nun şehit olmasından 10 yıl sonra, Galileo Galilei bir teleskopla ilk defa baktığında, Bruno'nun baştan beri haklı olduğunu gördü. Samanyolu, çıplak göze görünmeyen sayısız yıldızlardan oluşuyordu. Gökyüzündeki o ışıkların bazıları da başka dünyalardı. Bruno bilim adamı değildi. Onun Kozmos imgesi isabetli bir tahminden ibaretti çünkü delili yoktu. Çoğu tahmin gibi bu da yanlış çıkabilirdi ama fikir bir defa öne sürülünce başkaları için bir hedef görevi görmüştü. Sadece çürütme amaçlı bile olsa.

Bruno uzayın devasalığına bir göz atmıştı ama zamanın hayret verici enginliğini düşünememişti. Nadiren yüzyıldan fazla yaşayan insan, Kozmos'un hikayesinin yayıldığı engin süreyi kavramayı nasıl umabilir ki?

Evren 13.8 milyar yaşında. Kozmik zamanı anlamaya çalışmak için onu 1 yıla indirgeyelim. Kozmik takvim 1 Ocak'ta evrenimizin doğuşuyla başlıyor. O zamandan bu güne, yani bu takvimde 31 Aralık gece yarısına kadar olmuş her şeyi içeriyor. Bu ölçekte, her ay yaklaşık 1 milyar yılı temsil ediyor. Her gün yaklaşık 40 milyon yılı temsil ediyor. Gidebildiğimiz kadar geriye, evrenin ilk anına gidelim.


1 Ocak. Büyük patlama. Zamanda görebildiğimiz ilk nokta bu. Şimdilik.

Evrenimiz bir tek atomdan bile küçük bir noktada doğdu. Uzayın kendisi kozmik bir yangınla patladı. Böylece evren genişledi ve bugün bildiğimiz enerjiyi ve maddeyi doğurdu. Çılgınca bulacaksanız biliyorum ama büyük patlama teorisini destekleyecek, gözleme dayalı sağlam deliller bulunuyor. Kozmostaki helyum miktarı ve patlamadan arda kalmış parlak radyo dalgaları * mesela. Evren genişledikçe soğudu ve yaklaşık 200 milyon yıl boyunca karanlık hüküm sürdü. Yer çekimi, gaz kütlelerini çekip ısıtırken, 10 Ocak'ta ilk yıldızların ışığı doğdu. 13 Ocak'ta bu yıldızlar, ilk küçük galaksileri oluşturdu. Bu galaksiler de bir araya gelerek daha büyük galaksiler oluşturdular. Samanyolu dahil. Samanyolu Galaksisi 11 milyar yıl önce, yani kozmik yılımıza göre 15 Mart'ta oluştu. Yüz milyarlarca farklı güneş. Bizimki hangisi? Henüz doğmadı. Diğer yıldızların küllerinden doğacak.

Şu paparazzi flaşları gibi ışıkları görüyor musunuz? Her biri birer supernova. Dev bir yıldızın ihtişamlı ölümü. Yıldızlar ölür ve onlara özel doğum odası gibi yerlerde yenileri doğar. Devasa gaz ve toz bulutlarındaki yağmur damlaları gibi yoğunlaşırlar. O kadar ısınırlar ki atomun içindeki çekirdekler birbirine bağlanıp soluduğumuz oksijeni, kaslarımızdaki karbonu, kemiklerimizdeki kalsiyumu ve kanımızdaki demiri oluşturur. Hepsi çoktan yok olmuş yıldızların yanıp tutuşan kalplerinden doğmuştur. Sizlerde, bende, hepimizde yıldız kumaşı vardır.

Bu yıldız kumaşı, devam eden yıldız nesilleri boyunca mütemadiyen geri dönüşür ve zenginleşir. Bizim yıldızımızın doğumuna daha ne kadar var? Epey var. Parlamaya başlaması 6 milyar yılı bulacak. Kozmik takvimimize göre Güneş'imizin doğum günü 31 Ağustos. Yani 4.5 milyar yıl önce. Güneş sistemimizdeki diğer dünyalar gibi bizim Dünya'mız da daha yeni oluşmuş, Güneş'in yörüngesindeki bir gaz ve toz halkasından doğdu. Arka arkaya çarpışmalar, kalıntılardan büyüyen bir top oluşturdu.

Şuradaki gök taşını görüyor musunuz? Hayır hayır o değil, diğeri. Yanındakinin çekim gücü onu 2.5 cm sola ittiği için bugün var olabiliyoruz. Güneş Sistemi ölçeğinde 2.5 cm ne fark yaratır? Bekleyin birazdan anlayacaksınız. Az sonra...

Dünya, ilk 1 milyar yıl boyunca çok hırpalandı.
Yörüngedeki kalıntılar, birbirleriyle çarpışıp kaynaşarak çığ etkisiyle Ay'ı oluşturdular. Ay, o şiddet dolu dönemden hatıradır. O zamanki Dünya'nın yüzeyinde dursanız, Ay 100 kat daha parlak görünürdü. O zamanlar bize 10 kat daha yakındı. Çekim gücü samimiyetimizi ilerletmişti. Dünya soğudukça denizler oluşmaya başladı. Dalgalar 1000 kat daha yüksekti ve zaman ilerledikçe kıyılarla aralarındaki sürtünme Ay'ı daha da uzağa itti.

Küçük gezegenimizde yaşam, 21 Eylül'de, 3.5 milyar yıl kadar önce başladı. Nasıl başladığını hala bilmiyoruz. Samanyolu'nun başka bir kısmından gelmiş olabilir. Yaşamın kaynağı, bilimin çözülmemiş en büyük gizemlerinden biridir. Yaşam gelişiyor. Son derece karmaşık faaliyetler için gereken biyokimyasal içerik oluşuyor. 9 kasımda canlılar nefes almaya, hareket etmeye, beslenmeye, çevresine tepki vermeye başlıyor. O öncü mikroplara çok şey borçluyuz. Evet. Bir şey daha var. Seksi de onlar buldu.

17 Aralık epey hareketli bir gündü. Denizde yaşam geliştikçe gelişti. Daha büyükçe bitki ve hayvanlarla doldu. Tiktaalik karaya çıkan ilk hayvanlardan biriydi. Başka bir gezegene gitmek gibi olmuştur herhalde. Ormanlar, dinozorlar, kuşlar, böcekler, hepsi Aralık ayının son haftasında evrim geçirdi. İlk çiçek 28 Aralık'ta açtı.

Eski ormanlar büyüyüp öldükten ve battıktan sonra kalıntıları kömüre dönüştü. 300 milyon yıl sonra biz insanlar, medeniyetimiz için hem güç kaynağı hem de tehdit unsuru olan o kömürü yakıyoruz.

Güneş Sistemi oluşurken gördüğümüz gök taşını hatırladınız mı? Biraz sola itilen hani? İşte geliyor. Kozmik takvimde 30 Aralık günü sabah saat 6:24. 100 milyon yıldan uzun süre boyunca bizim atalarımız olan küçük, memeli hayvanlar, korku içinde ayak altında dolaşırken, dinozorlar Dünya'nın hakimiydi. O gök taşı her şeyi değiştirdi. Hiç kıpırdamamış olduğunu varsayalım. Dünya'ya çarpmayacaktı ve belki dinozorlar hala var olacaktı. Biz ise hiç olmayacaktık. Varoluşun tesadüfe ve şansa dayalı olmasına çok iyi bir örnektir bu.

Evren şuan 13.5 milyar yaşında. Bizden ise hala iz yok. Bu takvimin temsil ettiği uzun zaman zarfında, biz insanlar ancak kozmik yılın son gününün son saati dahilinde evrimleşebildik.

23. saat, 59. dakika, 46. saniye. Kayda geçmiş tüm tarihi veriler, son 14 saniyeye işaret ediyor. Adını duyduğumuz her bir insan da bu zaman diliminde yaşadı. Tüm o krallar ve muharebeler, göçler ve icatlar, savaşlar ve aşklar, tarih kitaplarındaki her şey kozmik takvimin son saniyelerinde gerçekleşti ama kozmik zamanda böyle kısa bir ana bakacaksak ölçek değiştirmemiz gerekir.

Biz Kozmos'ta yeniyiz. Hikayemiz kozmik yılın son gecesinde başlıyor. Yılbaşı gecesi saat 21:45. Üç buçuk milyon yıl önce atalarımız yere ayak izi bırakmaya başlıyor. Bizler ayağa kalkıyor ve yolumuzu ayırıyoruz. İki ayak üzerinde durmamızla beraber sabit şekilde yere bakmayı bırakıyoruz. Artık büyülenmiş vaziyette gökyüzüne bakabiliriz. İnsan varlığının yaklaşık 40 bin nesillik bir dönemini, gezerek, küçük avcı ve toplayıcı grupları ile yaşayarak, alet yaparak, ateşi kullanarak, nesnelere isim vererek geçiriyoruz. Hepsi kozmik takvimin son 1 saatinde.

Sonrasında olanları öğrenmek için kozmik yılın son gecesinin son dakikasına bakacak şekilde tekrar ölçek değiştiriyoruz. 23:59. Evren'in zaman çizelgesinde o kadar yeniyiz ki resim çizmeye, kozmik yılın ancak son 60 saniyesinde başlamışız. Yani alt tarafı 30 bin yıl önce. Astronomiyi de bu noktada icat etmişiz. Aslında hepimiz gök bilimci soyundan geliyoruz. Hayatımız, kışın gelişini ve yabani sürülerin göçünü öngörebilmek için yıldızları okumayı becerebilmemize bağlıydı ama sonra 10 bin yıl kadar önce, yaşam biçimimizde bir devrim başladı. Atalarımız, çevrelerini şekillendirmeyi, yabani bitki ve hayvanları ehlileştirmeyi, toprağı işlemeyi ve yerleşimi öğrendiler. Bu her şeyi değiştirdi. Tarihimizde ilk defa taşıyabileceğimizden fazla eşyamız oldu. Takibini yapmak için bir yöntem gerekti. Gece yarısına 14 saniye kala. Yani 6000 yıl kadar önce yazıyı icat ettik. Tahıl ölçümlerinden fazlasının kaydını tutmamız da uzun sürmedi. Yazarak düşüncelerimizi kaydedebildik ve uzay zamanda çok daha ileriye gönderebildik. Kilden bir tabletteki minik işaretler, bizi ölümsüz kılmanın yöntemi oldu. Hz. Musa 7 saniye önce doğdu. Buda 6 saniye önce. Hz. İsa 5 saniye önce. Hz. Muhammed 3 saniye önce. 2 saniyeden kısa süre önce Dünya'nın iki yarısı birbirini keşfetti ve kozmik takvimin ancak son saniyesinde doğanın sırlarını ve kanunlarını incelemek için bilimi kullanmaya başladık. Bilimsel yöntemin gücü öyle büyüktür ki sadece 400 yılda bizi, Galileo'nun ilk kez teleskopla bakmasından, Ay'da ayak izimizi bırakmamıza kadar götürmüştür. Kozmostaki yerimizi ve zamanımızı görebilmek için uzay-zamana bakabilmemizi sağlayan da odur.

Carl Sagan, 1 nesil önce kozmostaki ilk yolculuğa rehberlik etti. 20. yüzyılın en başarılı bilim elçisi olduğu kesin ancak kendisi, öncelikle bir bilim adamıydı. Carl, gezegenler hakkındaki bilgimize büyük katkıda bulundu. Satürn'ün devasa uydusu Titan'daki metan göllerini doğru tahmin etti. Erken dönem Dünya atmosferinde, kuvvetli sera gazları * olduğunu gösterdi. Mars'taki mevsim değişikliklerinin, toz fırtınalarından kaynaklandığını ilk anlayan o idi. Carl, Dünya dışı akıllı yaşam ve canlı arayışında bir öncüydü. Uzay Çağının ilk 40 yılında, Güneş Sistemini keşfe yönelik, bütün büyük uzay görevlerinde önemli roller üstlendi ama bunları yapmakla kalmadı.

O zamanlar ben kimdim? Bilim adamı olma hayali kuran, Bronx'lu bir gençtim ve Dünya'nın en meşhur gök bilimcisi, beni New York Itaka'ya davet edip, bir cumartesi gününü benimle geçirmek için vakit ayırdı. O karlı günü dün gibi hatırlarım. Beni otobüs durağında karşıladı ve beraber Cornell Üniversitesindeki laboratuvarını gezdik. Carl, masasının altından bu kitabı çıkarıp imzaladı.

Geleceğin gök bilimcisi Neal'a. Carl

Gün sonunda, beni otobüs durağına bıraktı. Kar yoğunlaşmıştı. Ev telefonunu bir kağıda yazıp bana verdi ve otobüs seferi iptal olursa, onu arayıp, geceyi ailesiyle beraber, onun evinde geçirmemi teklif etti. Bilim adamı olmak istediğimi zaten biliyordum ama o gün, Carl'dan nasıl bir insan olmak istediğimi öğrendim. Bana ve pek çok başka insana yardım etti. Bilimi öğrenip öğretmemize ve icra etmemize ilham kaynağı oldu. Bilim, işbirliğine dayalı ve pek çok nesli kapsayan bir girişimdir. Meşalenin öğretmenden öğrenciye ve tekrar öğretmene geçmesi, zihinlerin bir araya gelip geriye doğru antik zamanlara, ileriye doğru yıldızlara uzanmasıdır.

Şimdi benimle gelin.

Yolculuğumuz daha yeni başlıyor!